Heidi Ülkesinin Yollarında -1- Otostop

Heidi Ülkesinin Yollarında -1- Otostop

Kendimi Heidi ilan etmem dağlara gitmeden de önceydi sanki. Şimdi daha iyi oldu ama, dağlarda dolaşan tombul yanaklı kız hesaabı.

Dağlarda dolaşmak derken gerçekten amaçsızca etraflarında dolaşmanın güzelliğinden bahsedebilirim. Tepelerine çıkmadan, karda derecelendirilmiş pistlerden inmeden, kaplıcadan restorana koşmadan, incelenecek çiçeklerden örnek toplamadan- sırtımda çantayla şehirleri gezdiğim gibi başıma buyruk ve karşıma çıkabilecek potansiyel anekdotlara açık şekilde dağların etrafında dolaşmak istiyorum. Sadece güzelliklerinden zevk almak ve üzerlerindeki hayata yabancı olduğumu bilerek gözlemci olarak katılmak için gitmek değerli benim için. Zamanı kısıtlı ve dağlara tırmanmakla ilgili çoğu kişi için bu zaman kaybı veya yeterince ilginç değil sanırım, çevremden bu izlenimi alıyorum. Güzel, ama yeterince değil. Bir sonraki faaliyet için gideni daha deneyimli yapmıyor, güçlenmiyorsun, zirve gibi ölçülebilir bir başarı elde etmiyorsun. Halbuki dağlarda spor yapan birisi için zamanla zirveler, rotalar eşikler haline geliyor ve bir sporcu disipliniyle gelişebilmek için fırsat bulabildikçe bu eşikleri aşmak gerekiyor, dağlarda yapılan ve sporcuyu daha ileri götürmeyen faaliyetler de fırsat kaçırttırıyor. Eh, benim de zamanım kimisinden çok, kimisinden az kısıtlı, sanırım sadece yeni bir yerde olmak için gösterişsiz şehirlerde de gezmekten hoşlanmam gibi bir şey bu aylaklık. Tırmanamamak ve bu alanda gelişmekle ilgili fazla umut/heves beslememekle de ilgisi var tabii.

Eşikler benim de umrumda aslında, çünkü bana daha büyük bir özgürlük hissi veriyorlar. Her beni korkutan etabı geçtiğimde artık dünyada daha az yerden korktuğumu düşünüyorum: böylece aylak gezilerim mümkün olmuş oluyor, doğada tek başıma ve plansızken karşıma çıkacakları daha iyi tanıyorum ve onları nasıl karşılayacağımı tahmin edebiliyorum. Bu beni mutlu ediyor çünkü yerlerden, dünyadan korkmamalıyız yahu. Tüm medeniyet çökse, asfalt yollar buharlaşsa ve binalar yerin altına batsa tanımadığımız dağ silsilelerini aşabilmeli, denizlerde yüzebilmeli ve gökyüzüyle yeryüzü arasında aracısız uyuyabilmeliyiz. Coğrafi şekillerden korkmak bizi daha fazla  şeyi evcilleştirmeye itiyor, halbuki mesela en seksi kediler domestik olmayanlar, en sürdürülebilir (eko)sistemler yabanıl olanlar. Başka şeylerden korkabiliriz ama, mesela ben bir ara aynalardan korkuyordum. O ne be boyut kapısı gibi?

Ohoo uzun girizgah. Kısaca söyleyeyim bu sefer, bu bir otostopa giriş hikayesi. Dağlara karşıdan bakmak ve etraflarında dolaşmak için yola çıkıp, kısmi otostop başarısızlıkları sonucu tabana kuvvet güzel dağların evcil asfalt yollarında tam bir aylak gibi hissederek dolaştığım, planlamadığım, öngörmediğim, güzel vadilerin çimlerinde yuvarlandığım birkaç günü kayda almaya niyetlendim. İlk kısım biterken parçalayarak yazmaya karar verdim, çokça uzun oluyordu. Bu yolun başı..

Ya da girizgahı biraz daha uzatayım: Jerzy Kukuczka’nın Benim Dikey Dünyam’da yazdığı bir anısı var, böyle inmiş dağın öte yüzüne geçmiş, kırlardan çayırlardan yürümüş, köylere varmış, yukarıdaki buz ve kayadan sonra burada güneş ve sular varmış.. Tırmanışçıların kitaplarını okurken genelde üsluplarından rahatsız oluyorum, dağı fethetmeme, ona dahil olma lafları çevirirlerken bile bir ihtişam avcılığı ve kavga okunuyor. Jerzy’yi sevdim, o da her yeri seviyor galiba.

İsviçre’nin Schengen’e dahil olacağı haberini almış, İtalya’da iki dönemliğine Erasmus olarak okuyor oluşumdan kaynaklı Schengen’im cepte, aylarca gerçekten beklemiştim. Kararın ne zaman çıkacağına dair haber takipleri ve heyecanla geçen aylardan sonra vize engeli kalktı ama benim burası için yola düşmem hemen değil, uygun zamanın denk gelmesiyle ancak olabildi. Nisan 2009’da birkaç gün tatilim vardı, sadece Viyana’da tanıştığım Brezilyalı çocuklardan haber bekliyordum, yanıma Milano’ya geleceklerdi ama daha tam tarih vermemişlerdi. Ben de İsviçre’ye gidip gerçek Heidi habitatları göreyim dedim.

domodossola

domodossola

Couchsurfing’deki bir grup mesajından Interlaken’in ilginç bir yer olduğu aklıma kazınmıştı, haritayı açıp baktım ki Eiger’e de yakın, o çevrede bir şeyler var, dedim buraya gideyim ben hem Eiger görürüm.. bir dağa karşıdan bakmak da güzel olabilir, hele bu kadar görünür ve etkili bir kuzey yüzüne.. Aslında bu yol trenle iki saat sürüyordu ve bileti bir hafta önceden alırsan 19 euroydu, ama gezilerimi bir hafta önceden planlama huyum olmadığı gidişi almadım, Brezilya’lıların ne zaman geleceğini bilmediğim için de dönüşü. İsviçre de pahalı ülke yahu, benim de o aralar buna bütçe ayıracak halim yoktu, aman dedim şurası zaten otostop çekerim.. daha önce kısa mesafelerde kendiliğinden gelişmesiyle buna başvurduğum olmuştu ama otostop gezisine kalkışmamıştım. Çulsuz gezmeye niyetlenince İsviçre sınırındaki Domodossola’ya 6 euroluk regionale trenle gidişimden sonra Interlaken’e kadarki iki saatlik yolu iki günde almamın yolu açıldı.

Couchsurfing’den Interlaken ve Grindelwald’a baktım. Interlaken’de bir hostel profil açmış ve haber vermeden gelin, mesajlarımıza bakamıyoruz, girişte şifreyi söyleyen couchsurferlar boulder salonumuzdaki minderlerde ücretsiz kalabilir, tulum getirin yazmış. Şifre de Heidi. Çok tatlılar gerçekten, şimdiden ısındım buraya. Haber vermemizin gerekmemesi de güzel, ne zaman orada olacağımı bilmiyorum. Diğer Host’um da Grindelwald’da yaşayan bir yamaç paraşütü eğitmeni, Alain. “Otostopla gelmeyi planlıyorum, İsviçre’de nasıl olur sence?” dedim, “Ben yapmıyorum ama geçen Almanya’dan bir kız geldi öyle” dedi. O da ilginç birine benziyor. Kalacak yerim var artık , yalnız İsviçre pahalıymış gerçekten ve para harcamamam lazım, bu yüzden en azından iki gün yetecek kadar Mulino Bianco Flanti(en sevdiğim abur cubur), süpermarket croissant’ı yanına feta peyniri ve elmayı henüz İtalya’dayken alıyorum. İyi yapmışım. Sırt çantamda bunlardan başka bazı yerler soğuk olursa kat kat giyilecek bir iki şey, termos, bikini (buzul göllerinde yüzülebildiğini okumuştum!), tırmanış kemerim ve ayakkabılarım (hep spor tırmanan birileriyle karşılaşırım belki diye taşıdığım ama hiç zaman ayırmadığım), uyku tulumum ve matım, Avrupa Börek Sınırı’nı geçerken ne kadar gerekli olabileceğini gördüğüm kafa fenerim, bir defter, kalem ve kendi makinem bozuk olduğu için Rossana’dan ödünç aldığım eski, yavaş netleyen, ama yanımda olduğuna sevindiğim Nikon kompakt fotoğraf makinesi var. Ayağımda botlar, çantanın kenarında parmakarası terliklerle gideceğim.

çiçek pazarı———————–

Domodossola’ya sabahın körü treniyle gidip dolaşmaya koyuldum. Küçük bir yer, mimarisi İtalya için özgün, kuzeyli özellikleri var, meydanı çevreleyen arkadlı yapılar ve cephelere farklı renkler  ve dokular veren malzemeler kayda değer. Yine de küçük ve tek ilginç olayı haftalık pazarı, şanslıyım ki ben de ona denk geldim. Çiçekçiler arasında dolaşıp en güzel bulduğum çiçeği seçtim. Rossana bir süredir balkonda küçük bir bahçe oluşturmaya çalışıyordu, saksılı bir şey almak istedim ama taşıyamayacağım için parlak, doygun kırmızı bir çiçeğin soğanından aldım. Gittiğim yerlerden ev arkadaşlarıma genelde bir şişe içki veya baharat gibi bir yemek malzemesi götürüyordum, burada hem kırda bayırda olacağım için bunlara bakacak fırsatım olmayabilirdi, hem de param yetişmeyebilirdi. Çiçeğimi çok sevdim ama sağlam taşımak sorun oldu.

yoldan manzaralar

yoldan manzaralar

Otostop çekmek için şehir merkezinin dışına yürümek gerekiyor tabii. Bunun bilincindeydim bak. Yürümeye başladım ama yol boyunca kısa mesafeli aralıklarla ev öbekleri vardı ve herkesin kısa mesafe gideceği bir hattı. Yolda karşıdan karşıya koşarak geçen bir kedi gördüm, geçtikten sonra kendini nefes nefese çimlere attı ve döne döne yüksek sesle nefes almaya başladı. Yanına gidip “çok mu korktun sen?” diye konuşmaya başladım, sonra yolun karşısındaki küçük tesisin önünde insanların bana baktıklarını farkettim. Devam ettim. Keşke İsviçre sınırındaki asıl son yer olan ama küçücük İselle’e mi gitseydim? Yokuş yukarı gidiyordum. Yolda bir mezarlık gördüm, duvarına tırmanıp girdim, kapısı açıkmış halbuki. Oradan çıktım. Neyse Crevoladossola’yı geçtim. Bu arada denemelere başladım, ama tam olarak nasıl yapacağımla ilgili pek bir fikrim yoktu. Önce parmağımı uzatıp öylece beklemeyi denedim. Sonra düşündüm ki duran insanlar kısa mesafe gidiyorlar, ben gideceğim yeri yazayım, hani böyle fotoğraflarda olur ya işaret tutan otostopçu.. Interlaken yazdım. Beklerken düşündüm ki bu çok spesifik oldu, yamaç paraşütüyle tanınan bu küçük kenti elin İtalyanı neden bilsin? Yol üzerindeki ilk büyük şehir diye sayfanın kenarına Brig yazdım. Yine düşündüm, düşünebiliyorum ya, başka yere de gitseler beni sınırdan geçirseler yeter. İtalyanca İsviçre diye Svizzera da yazdım. 2 yaprağını açarak markerım olmadığı için tükenmez kalemle yazıp içini doldurduğum defterim karalama tahtasına döndü. Yürümeye devam ettim. Val Formazza’ya girmeyip İsviçre tarafına sapmam lazımdı. Sapağı doğru geçtim sanırım. Yol kenarında yürüyordum ama durum çok tatsız değildi, çok güzel şelaleler ve yan vadi manzaraları geçiyordum. Google maps’ten gittiğim yola bakıyorum da, başlanabilecek bir yer bulmak için 5-6 kilometre yürümüşüm galiba.

İlk işe yarayan deneme! Bir adam durup “buradan İsviçre’ye giden araç bulamazsın kolay kolay, herkes çevre köylere gidiyor, seni sınıra giden ana yola bırakayım” dedi. Tourism informationdan aldığım Domodossola çevresini gösteren haritaya göre o yola doğru ilerliyordum ama daha varmamıştım. Beni sınıra giden yolda araçların rahat durabileceği bir servis alanına bıraktı ve ben olacak bu iş diye hissetmeye başladım.

Biraz bekledikten sonra Brig’e de araç buldum. Bolca dövmeli bir çocuk, pek İngilizce bilmiyor çat pat İtalyanca konuşuyoruz. Otostopun İtalyanca’sının da otostop olduğunu öğrenmiş oluyorum. Fare il autostop. İsviçre’de bir işi varmış, söylene söylene gidiyor, canım sıkılıyordu iki laflamış olduk dedi. Sınırda marketten sandviç alması için durduk, harika şelaleler ve ağaçlı yamaçlar arasında bir sınır. Pasaportlarımızı kontrol bile etmediler, iki ülke arasında vize kalktığı için bazen edip bazen etmiyorlarmış. Hatta çocuk “istemezlerse uzatma pasaport falan, ne gerek var” dedi. Böylece trenle gelsem altındaki tünelden geçeceğim Simplonpass’tan geçtik. Ülkede gördüğüm ilk yüksek dağ yüzeyi, çıplak kayalar ve kar var, geçit bir plato gibi geniş ve bazı açılardan çevrede göller olduğu görünüyor. Resmen kalp atışlarım hızlandı, sadece İsviçre’de değil, İtalya’ya geldiğimden beridir ağaç sınırının üzerinde bulunmamıştım, çıplak dağ görmeyeli aylar olmuştu. 2000 metredeydik ve dağ çıplaktı, ağaç sınırının üzerinde değildik sanırım ama etrafımda gördüğüm kar ve kayaydı, ve üzerindeki yollar onu çirkinleştirmiyordu. Zarif, bakımlı, üzerinde bulunduğu yüzeye saygılı yollardan gidiyorduk. Binlerce yılda oluşmuş şekilleri tanınmayacak hale getirilmemiş yamaçlara ilişmiş yollar yamaçların çok dik olduğu yerlerde 3 kenarı kapalı, düşen taş ve çığlardan korunmuş, manzaraya açılan kenarı sütunlarla geçilmiş, tünelden çok yılan iskeletini andıran ve yamaçla beraber kıvrılan yapılarla desteklenmişti. Karşıdan bakıldığında yamaçların üzerinde dev iskeletler örülüydü ve yalın çizgileriyle doğal yüzeyi kesen değil, üzerine eklenen, onun algılanmasını bölmeyen şeritler geçiyordu. Çocuğa yol yapılarını çok beğendiğimi söyledim, mimarlık okuyordun değil mi dedi geçti. Sonra bir köprüden bahsetmeye başladı, şimdi geleceğiz dikkatli bak diye. İsviçre’nin mi bir yerin en yüksek köprüsü mi neymiş, vadiyi bağlayan, geçtiği mesafeyle yüksekliğinin oranı gerçekten yüksek bir köprü. Bizim boğaz köprüsü gibi, İsviçre’de de bir ara buradan atlayarak intihar etmek çok modaymış, sonunda etrafını tellerle örmeleri gerekmiş.

matterhorn express

matterhorn express

Beni Brig’in girişine bıraktı. Biraz dolaşayım dedim, varsa Tourism İnformation’dan da harita alayım. Çevreyi, hatta İsviçre’yi gösteren bir harita varsa süper olur. Tabelaları takip ede ede tren istasyonunu buldum. Zermatt’a giden Matterhorn Express orada duruyordu, kırmızı, geniş pencereli bir tren. İçerisi Glacier Express gibi manzaralı tren hatlarının broşürleriyle doluydu, ama tourism information olarak görünen küçük yer kapalıydı. Bilet satan kadına harita sordum ama işe yaramadı, ben de çıktım biraz Brig’de dolaştım, ilginç bir ikinci el pazarına denk geldim, kenti çevreleyen dağlara takıldı gözüm hep. Sonra Visp’e giden yolda yürümeye başladım. Yolda Mc donalds mıdır Burger King midir bir yerde tuvalet molası bile verdim. Birkaç km de burada yürüdüm ve bayağı zaman geçmesi o gün İnterlaken’e varamama ihtimalimi düşündürmeye başladı. Yaşlı bir adam durdu, oldukça eski bir araçtan çıktı, Almanca’dan başka dil bilmiyordu. El kol işaretiyle bir süre daha gideceği fikrine vardım, o da bana “kampink kampink” dedi sırtımdaki çantaya bakıp. Konsepti anladı amca diye bindim, bana dönüp “tu fiki fiki” gibi bir şey diyerek oldukça açıklayıcı bir el hareketi yaptı. Kaşlarımı çatıp, sesimi kalınlaştırıp ayıplar bakışlar atarak “noo! No fiki fiki!” deyip indim. Yaşından başından utan be amca, ayrıca ne düşündün ayağında botları üstünde şort olabilen pantalonu ve polarıyla dolaşan kız hakkında..

Biraz daha bekleyince çok güzel gülümseyen 35 40 yaşlarında bir çift durdu. Bu seferkiler de sadece Fransızca biliyordu, yıllardır kullanmadığım sefil Fransızcama iş düştü, zor oldu. Lozan’a gidiyorlarmış, orada Fransızca konuşuluyordu eveet. O kadar sıcak göründüler ki, hem de gidilebilir bir hedeleri vardı, vazgeçip onlarla gitmeyi düşündüm, ama sonra dağ görmeyi istediğime karar verdim. İnterlaken nerede diye bakmak için harita çıkardılar ve yanlış yolda olduğumu söylediler! Şey, ben bu tarafta bir tünel olduğunu düşünmüştüm? Yoo haritada görünmüyor. Neden öyle bir izlenime kapıldım bilmiyorum, sanırım gelmeden google earth’te bakarken öyle bir şeyler görmüştüm. Bir ülkede otostop çekilecekse haritasına sahip olmak mantıklı olabilir, not düş. Tünel varmış gerçekten, ama ben haritada görmeyince ve Lozanlı, İsviçreli olduklarını düşündüğüm çift yok sen Furkapass’ı geçmelisin bu haritaya göre deyince Brig’e geri yürüdüm.

bitsch-furkapass yolu

bitsch-furkapass yolu

Brig’den bu sefer de ters yöne, Furkapass’a doğru yürümeye başladım, Google Maps’e göre Brig’den 3.5 km ileride Bitsch diye bir köy geçtim, eğlenceli geldi tabelanın önünde fotoğrafımı çektim. Bu sefer düzgün İngilizce konuşan 40 yaş dolaylarında bir adam durdu. Diğer taraftan gitmeliydin galiba dedi ama ben haritadan baktım bu taraftanmış yol diye bindim. Ortak bir dili rahatlıkla kullanabildiğimiz birini bulmanın sevinciyle konuşma girişimleri başladı. Mesleği ne?

-I have a very typical Swiss job. (tipik bir isviçreli işi)

Sonradan araçlarına bindiğim ve mesleğini öğrendiğim kişiler ski lift üreticisi, dağ rehberi, askeri diplomasi bişeysi çıkacakları için tipik İsviçre işi yapmayan İsviçreli olmadığını düşünmüyordum henüz. Bu adam çikolata uzmanıymış. Gıda üzerine okumuş, çikolata işi yapıyormuş. Yüksek kaliteli ham çikolata üretip satıyorlarmış, o kalitesini denetliyormuş. İtalyan çikolatalarını sordum, hediyelik olarak Perugia’nın Baci’si meşhur dedim, özel bir şey olmadığını söyledi. En iyi çikolatalar İtalya’da nerede deyince Venedik’te çok iyi butik yerler var dedi, bazılarına onlar çikolata veriyormuş. Aklıma Venedik’te sokak arasında yediğimiz çikolatalar ve beslenmesine dikkat eden Volkan’ın aklını çelişleri geldi. Güzellerdi gerçekten. Adam da iyiydi. “Gençken ben de otostop çekerdim, şimdi üç çocukla zor tabii” dedi.

-Bu taraftan gideceğim dedin ama Furkapass kapalı olabilir

trenle araç taşınan tünel

trenle araç taşınan tünel

Nisan ayındayız ve 2000 küsür metrelik bir geçitten geçmek istiyorum, kardan kapalı olabilir tabii, mantıklı. Araçların trene bindirildiği bir tğnelden geçiyoruz, ilginç geliyor.  Uzun da, 15 dakika kadar sürüyor. Biraz bekletiyor ama aslında bir çok yerde trenler araç taşıyabilir ya, hani illa ki kendi aracını gideceği yere götürmek isteyenler için.. buranın böyle olma sebebi tünelin  sadece demiryolu olması. Eskiden tek şeritmiş, öyle ki bazen karşıdan gelecek hattı beklemek gerekebiliyormuş, öyle kalmamış tabii. Ülkede demiryolu altyapısı inanılmaz zaten. Araç yolu gitmeyen dağ yollarına tren gidiyor. Derken tabelasını gördük, Furkapass gerçekten de kapalı.

-Biraz ters kalıyor ama Sustenpass’a da bakabiliriz, ama o da kapalı olabilir. Kapalıysa benimle gelip bizde kalabilirsin, akşam oluyor, yarın başka yola bakarsın.

_Gerek yok, İnterlaken’e de zaten yürüyüş yapmak için gitmek istiyorum. Geçidi yürüyerek geçerim.

-Kar nedeniyle kapalı olacak, soğuktur ve geçit kapalı olduğu için etraftan başka araç bulamazsın. Çok yürümen gerekir.

_Ben dağlarda yürümeyi seviyorum ya, sorun değil

sustenpass sapağı

sustenpass sapağı

Biraz açıkladım, benim için keyifli bile olabileceğini, ülkenin dağlık yerlerini görmek istediğimi söyledim. Anlayış gösterdi ve kararı bana bıraktı, nasıl anlayabildiğini anlamadım. Ben neden böyle şeyler istediğimi anlamıyorum kendi adıma.

Beni Sustenpass’a giden sapakta bırakırken neşeyle “İsviçre’nin bir bölgesini daha görmüş oldun” dedi. Gezime Valais’te başlamıştım ve oradan asıl hedefim olan Berner Oberland’a direkt geçecektim, ne kadar uzaklaştık acaba, neredeyiz? Çantamdan bir elma çıkarıp ısıra ısıra yukarı yürümeye başladım Önümdeki bir iki evi geçip geçidi görebileceğim önü açık yerlere varmak istiyordum ki yanımdan araç geçti. Geçebiliyormuş demek ki. Bir başparmağımı yola uzatarak devam ettim, yaşlı bir çift durdu. Sadece Almanca konuşuyorlardı ve huysuz bir tonları vardı, çok sevimlilerdi. Beni aldılar ve el kol işaretiyle ancak ileri gitmek istediğimi anlattım, zaten tek yön vardı. Teyze sürekli bana dönüp Almanca bir şeyler söylüyordu, tonundan ve vücut dilinden burada tek başıma olduğum için, otostop çektiğim için anne gibi kızıp azarladığını, tehlikeli dediğini anlıyordum, ama dediklerini çözemedim tabii. Bir elimde etrafa bulaştırmamaya çalıştığım yarım kalan elmam, anlamadığımı anlatmaya çalıştıkça söylediği şeyi bağırarak tekrarlıyordu. Yine anlamıyordum tabii. Bağırınca insanların yabancı dil anlayabildiğini düşünmek turiste yol tarif eden Türk davranışıdır sanıyordum, değilmiş.

yaşlı çiftin eril yarısı

yaşlı çiftin eril yarısı

Bana bağırmak kesmedikçe cıkcık sesleriyle dönüp adama bağırıyordu, asabi bir anneanne gibi. Birbirlerine ve bana bağıra bağıra beni geçide giden ve üzerinde birkaç restoran gibi yer olan vadide biraz götürdüler. Sonra ohoo geçit kapalı kaldın işte gibi sinirli ve geniş el hareketleriyle beni bıraktılar. “İyilik yapmak istiyoruz ama kızımız olsan var ya bacaklarını kırardık” bakışları attılar bana. Arkalarından “danke!” diye bağırdım. O kadar anlaşabiliyorum canım.

Derin bir vadiyi takip eden yol önümde yükselip iki dağ arasında daralıp dikleşen geçide bağlanıyordu. Akşamüzeriydi. Buradan sonra yürüyecektim ve önümde ne kadar yol olduğunu bilmiyordum, ülkenin neresinde olduğumu bile bilmiyordum. Harita gerekli evet. Doğuya gittiğimizi hatırlıyorum, sonra ne tarafa devam ettik, nereye ne kadar yakınız..  önemli değil, öncelikle bu geçidi aşmak gerekli. Sıradağların diğer yüzüne geçeceğim. İklim bile değişmeli. Tabana kuvvet seyahat de bir sonraki yazıya kalsın.

Aynı geziden başka yazılar